Karanlığı Yönetmek

İstismara dair hatırlamalamalardan önce sürekli içimde sanki tüm ışıklar söndürülmüş de, karanlıkta ışıksız kalmışım gibi hissederdim. Sonra bir gün bu karanlığın neden olduğunu sorgulamaya başladığımda ayağımın altındaki zeminin kaydığını hissettim. Hissettiklerimin istismar kaynaklı olduğuna ikna olmak zamanımı aldı. Ama ondan sonrası o karanlıkta kalan kısmı anlamlandırmak, o travmatik olay sebebiyle edindiğim davranışları değiştirmek üzerine epey zorlu bir sürece girmiş oldum. Bunun fiziken ve ruhen oldukça yorucu, depresif bir süreç olduğunun altını çizmem gerekir. Çünkü bu, her seferinde istismarın bir kısmını bir çocuğun çaresizliği ile yeniden yeniden yaşamak anlamına geliyordu.

Öncelikle o karanlığa bakma cesaretini gösteren yetişkin halime de yıllarca o karanlıkta sabırla bekleyen çocuk halime de hem minnet hem de şefkat duyuyorum. Bunun ne kadar zorlu olduğunun hakkını teslim etmeye çalışıyorum. Zira ihmal ve istismar yaşadığımızda en çok kendimize karşı şefkat gösteremez oluyoruz. Ondan her aklıma geldiğimde kendime şefkat göstermeye çalışıyorum. Özşefkat bu hallerde geliştirilmesi gereken bir kapasite oluyor.

Sonrasında ise karanlığa bakmanın yönetilmesi gereken bir süreç olduğunu öğrendim. Bazen aydınlıkta kalıp güçlenmek, güçlendikten sonra karanlığa bakmak gerekiyor. Yeterince güçlenmeden yapılan yüzleşme gündelik hayatın sürdürülmesini zorlaştırabiliyor. Yeterince güçlendiğinde ise gelen duyguyu akışına bırakmak, anlamak, ortaya çıkan korkuyu, acıyı kucaklamak, bugüne taşıdıklarını anlamlandırmak gerekiyor.

Kendi sürecimden söyleyeceğim en temel şey, içinizde karanlıkta kalmış o küçük çocuklar yeterince hırpalandılar. Onları şefkatle sarıp sarmalamak iyileşmenin de koşulu. Kendinizi ve karanlıkta kalmış o küçük çocukları sevin. Ben yıllarca kendini sevmenin bencilce olduğunu sandım oysa şimdi herkes kadar sevgiyi hak ettiğimi bilmek iyi hissettiriyor.

Dostluklardan destek almak

İhmal ve istismarın hatıraları ile uğraşırken yalnız kalmak, insanlardan kaçınmak, dinlenmek için kalabalıktan uzak durmak iyi seçeneklermiş gibi gelebilir. Hatırlamalar bedeni, zihni ve duyguları yorduğundan yalnızlığa kaçmak tercih edilebilir. Ancak benim deneyimim yalnızlığa kaçmanın o kadar da iyi olmadığını gösterdi. Eski sosyalliğimin yerini alan yalnızlık ve hatırlamalarla yalnız başına uğraşmaya çalışmak beni oldukça depresifleştirdi. Bu yüzden böyle bir süreçte yalnızlığa kaçmamak, mümkün olduğunca güvenli bir kalabalıktan destek almak, açık hava yürüyüşleri, dost sohbetleri ve sosyal etkinliklerden faydalanmak hatırlamalarla boğuşurken ayaklarınızın yere daha güçlü basmanızı sağlayabilir.

Sanattan destek Almak

Sanatın herhangi bir dalı ile uğraşmak terapik bir etkinliğe dönüşebilir. Ben sevdiğim nesnelerin, çiçeklerin resimlerini çizmeyi sağaltıcı bir etkinlik haline getirdim. Her gün bir rutin olarak yarım saat kadar resim yaptım. Hem renklerle uğraşmak, hem sevdiğim bir şeyin kağıda işleme gayreti zihnimin pozitif kısmını harekete geçirmeye yaradı. kendimi en kötü hissettiğim anlarda bile kendimi bunu yapmaya zorladım. Her seferinde masaya oturan ruh halim ile kalkarken hissettiğim ruh halim arasında büyük bir fark oldu.

Siz de uğraşmaktan keyif aldığınız bir uğraşı bu sürece bir rutin olarak eklemleyebilirsiniz.

Şifalı bir Kitap: Boşluk

Çocuk kitapları bazen yetişkinler için de şifa bulmanın aracı olabiliyorlar. Boşluk ise bunlar içinde en başta gelenlerden. Kitap her yetişkin ve çocuk için bir şifalanma aracı. Ve basit ve temel bir mesajı var: “içine bak”.

Kitaptan:
Julia küçük bir evde, sıradan, huzurlu bir hayatı sürdüren küçük bir kız çocuğudur. Günün birinde her şeyini ansızın kaybettiğinde içinde kocaman bir boşlukla kalakalır. Bu boşluktan soğuk girmektedir, içinden canavarlar çıkmakta, boşluk her şeyi yutmaktadır. Julia bu korkunç boşluğu tıkamaya çalışır. Tıkaçlar bulmaya çalışır ama günün birinde çok yorulur. Ta ki, bir ses ona dışarıya değil içine bakmasını söylene kadar.

Boşluk, çocukların, hatta yetişkinlerin baş etmekte ve tarif etmekte zorlandıkları birçok şeyi basit etkileyici çizimlerle ve yalın cümlelerle aktarıyor. Hem çocuklara hem de yetişkinlere kendi içlerinden bir çözüm yolu gösteriyor.

yeni bir melodi yaratmak

İstismar geçmişi büyük bir değersizlik hissinin içinize yerleşmesini de birlikte getiriyor. Hatırlamalar (“flash back”ler) başladığında ise bu değersizlik duygusu baş edilmez bir boyuta ulaşabiliyor. Benim deneyimimde sürekli ölüm tehditine maruz kalmanın yanı sıra “sana kimse yardım edemez”, “seni kimse kurtaramaz”, “senin için kimse bir şey yapmaz” gibi cümleler zihnime kazınmıştı. Bu sözler duyduklarım mıydı yoksa yaşadıklarımdan sonra içselleştirdiklerim miydi bilmiyorum ama düşünce biçimimin parçası haline gelmişlerdi.

Desteğe ihtiyaç duyduğumda, bir şey yaparken hep onlar konuşuyorlardı. Bunları fark ettikten sonra yerlerine şu cümleyi koymaya çalıştım “sen de herkes kadar değerlisin”. Kahraman olmak ya da müthiş şeyler keşfetmek gerekmiyordu. Herkes kadar iyi olanı hak ettiğine kendini inandırmak yaşamımı köklü bir şekilde kolaylaştırdı.

4 yaşındaki ben derinden yaralanmıştım. Üstüne üstlük kötü şeyleri hak ettiğime iyi şeylere ise hakkımın olmadığını içselleştirmiştim. Bu keşif sürecinde kendime, kendi içimdeki çocuğa, benim de öyle davranmış olduğumla yüzleşmek biraz kalp kırıcıydı. Ancak şimdi içimdeki çocuğa tüm çocuklara yapacağım özenle yaklaşıyor ve ihtiyaçlarını tanıyorum. İçimde yükselen, onu zedeleyen seslerin yerine her çocuğun hak ettiği neşeli bir melodiyi koymaya çalışıyorum.
Kolay değil ama denemeye değer.

Her yara iyileşir, yeter ki birbirimize sarılalım

Öncelikle kamusal alanda açık bir şekilde bu konuya dair konuşmak beni çok zorladı. Yıllardır feminist mücadele, çocuk hakları savunuculuğu yapan ve istismar üzerine kafa yoran biri olarak cinsel istismar deneyimim üzerine kendi adımla açıkça konuşmak… Ailem ne hisseder, imajım nasıl etkilenir, utanma, mahcubiyet, bir sürü duygu… İşte tam buradan yüksek sesle ve kendi adımla gizlenmeden konuşmaya karar verdim. Zor ve karışık bir yazı olacak, bazen 4 yaşında istismara maruz kalmış bir çocuk, bazen 34 yaşında bir feminist ya da çocuk hakları savunucusu, bazen de çocukluk travmaları ile başa çıkmaya çalışan ama bazen düşüp kalkan bir kadın olarak yazacağım. Yazı benim kadar okuyana da zor olacak ama inadına yazacağım çünkü bu ortak hikayemiz. Biliyorum. Elini tuttuğum kız ve erkek kardeşlerimden biliyorum. Bu anlatılan hepimizin hikayesi.

Başlıyorum…
Karşımda, yani içimde cinsel istismar yaşamış ama bu süreçten dirayetle çıkmış bir kız çocuğu var. O benim küçük kahramanım. Belki 4 yaşında bile değildi yaşadıkları başına geldiğinde. Korktu, karabasanlar gördü ama yine de peynir kaçırıp bahçedeki kedilerin karnını doyurdu. O küçük kız işte kahraman, ayakta durma noktam. O iyilikle büyüdü, “Hadi Hatice sıra sende…” Ne zaman zorlansam ona bakıyorum. O dönem fotoğrafları çok öfkeli. Öfkesini ve korkusunu alıp sarılıyorum. O günleri anımsatan anları alıp şefkatle iyileştirmeye çalışıyorum. Onun korkuları duyulmadıysa duymaya, sarılma ihtiyacı karşılanmadıysa sarılmaya çalışıyorum.

Mesela bir gün 4 yaşımdaki halim ve o adam arasına bir duvar örüyorum. O adam artık bize ulaşamaz. Böylelikle çocuk halim bana biraz daha güveniyor sanırım. Öncesinde yerde uzanmış bir çocuk. Onu yerden kaldırıyorum, ona bana güvenebileceğini söylüyorum. O günden sonra o korkmuş çocuk 30 yıl kimseye tam güvenememiş. Hep ürkmüş. O yüzden bana güvenmesi için biraz dil döküyorum ona. O günden bugüne kurduğumuz hayatı ve tek başına başardıklarımızı anlatıyorum. Yanına yaklaşıyorum, kuşlardan, masallardan, renkli dünyamızdan, aynı zamanda tek başına olmayan başka mücadelelerimizden bahsediyorum. Yanına biraz daha yaklaşıp elini tutup öpüyorum. Elleri çok güzel, çocuk eli. Artık birazcık da olsa gözlerime bakıyor. Genelde önüne bakar. Hep utangaç bir çocuk. Sakince ona o sevmediği, sonrasında da hep bugünü hatırlatacak elbiseleri çıkarıp yenilerini almayı teklif ediyorum. Elbiseleri çıkarıp ördüğüm duvarın biraz ötesinde yakıyoruz. Ona yaşına uygun, ferah beyaz işlemeli bir elbise giydiriyorum zihnimde. Artık elinden tutup bu karanlık izbe yerden çıkmaya hazırız sanki. Dışarısı aydınlık. O adam ise duvarın ardında…

O hatırlama kasılmalarından, bu hayal ve kurguyla nefes alıp ayrılıyorum. Artık 34 yaşındayım. İlk iş gerçekten o elbiseyi almak. Ne istediğimizi biliyoruz. Şile bezinden işlemeli bir elbise, üzerinde çiçek işlemeleri var. Sonrasında temiz ve eğlenceli iç çamaşırları alıyoruz. Bir de hep özendiği kırmızı rugan ayakkabılar. Hepsini kendi seçiyor. Ayakkabıları babasından istiyor. Artık kendimizi yeniden kuruyoruz yeni bir hayat içinde. O yüzden içine sinmeyen, ses edemediği şeylerin hiçbirini yapmamaya çalışıyorum. O bana güvendikçe dışarıda da güçleniyor varlığım, sesim gürleşiyor. Bir bütünlük oluşuyor aramızda. Halen suskun. Benimle konuşması ve sesine tekrar kavuşması için biraz daha zamana, onunla/kendimle daha fazla bağ kurmaya ihtiyacım var.

İş kendime gelince hatırladığım kadarıyla 3-7 yaşlarım arasında çeşitli biçim ve düzeylerde istismara maruz kaldım. Hatırlama emareleri erken yaşta evlilik yasa tasarısının çocuk istismarı anlamına geleceğini anlatmaya çalışırken dengemi kaybetmem şeklinde ortaya çıktı. Ancak istismar olarak tanımlanacak hatırlamalar bir yıla yakın bir süreç sonucunda ortaya çıktı. Bu süreçte bana eşlik eden herkese tekrar teşekkür etmeden devam edemeyeceğim. Zira biri eksik olsa bu şifalanma süreci başka türlü olurdu.

Emareleri detaylı paylaşmak isterim zira beden ne çok şey anlatıyor aslında; çok sancılı regl döngüleri ve ağrı yüzünden bayılma ve kusma; sebebi belirlenemeyen baş ağrıları, geçmeyen ama sebebi olmayan sistit ağrıları, arkadan biri yaklaşacakmış gibi korku hissetmek, uykuda sıçrama, uyuyamama vb….Bunların hepsi ismi kondukça göğe doğru uçtu gitti. Artık regl ağrısı, baş ağrısı çekmiyorum. Arkadan biri dokunacak diye korkmuyorum.

İstismar ve ihmalin duygusal yansımaları ise bu yazıyı bağıra bağıra yazmamı sağlayan asıl sebep. İstismar ve ihmal biçimleri -illa cinsel olması gerekmiyor- çocuklar üstünde derin bir değersizlik hissi yaratıyor. Sevilmeye, ilgiye ve değer görmeye hak görmedim ben yıllarca. Bu yüzden birinden bir yaprak dalı kadar destek isteyemedim. Beni kimse sevmez ki, beni neden sevsinler ki duygusu ve “Kimse senin için bir şey yapamaz” diye kulağımda çınlayan bir sesle yaşadım 30 yıl. Ben dayanışmaya tüm kalbimle inanırım. Ama bir günden bir güne kendim için dayanışma isteyemedim.

Ben “Sana kimse inanmaz” diyen bir ses ile susturulmuş bir çocuktum. İçinde elbette başka tehditler de vardı. “Öldürmek” gibi mesela; bunu bir hatırlama anında “Çocukları çok mu kolay öldürürler?” dediğimde hatırladım. Şu an hepsini hatırlayamıyorum. Ama bana hissettirdiklerini ince ince yazacağım. Zira bu ortak hikayemiz biliyorum. Faillerin değil bizlerin sustuğu, utandığı bu dünya değişene kadar da yüksek sesle konuşacağım.

Başka bir hatırlama anı, bedenim bir doğum sancısıyla kasılıyor. Hayal ve gerçek arasında bedenimden yılanların çıktığını görüyorum. Tüm kaslarım gerilmiş, olduğum yerde yığılı kalıyorum bir süre. Sonra anlıyorum o küçük çocuğun cinsel istismar sonrası yıllarca yılanlarla boğuştuğunu… Kim bilir kaç gecesi böyle kabuslarla geçti ne yaşadığına anlam veremeyen o küçük çocuğun. Hayatımda ilk kez kendime şefkat duyuyorum. Fark ettiğim şu; eğer ben bir çocuğun böyle bir şey yaşadığına tanık olsaydım onun için dünyayı yıkardım, ama kendim için bir bardak su istemeye bile utanır olmuştum. İşte o an, o çocuk da büyük hatce de o suyu istemeyi herkes kadar hak eder oluyor gözümde. Anlatması biraz zor. Ama dedim ya ortak hikâye. Yaşayanlar anlayacaklar ne dediğimi.

Başka bir hatırlama anında o gün korkudan dilimin tutulduğunu tekrar yaşıyorum. Ve artık küçük kız benimle konuşuyor. İstediği kitabı raftan alıyor ve birlikte kitap okuyoruz. Kucağımda uyuyor ben kitap okurken.

Başka bir an eteğimle etrafımda dönüyorum. Bir kız çocuğunun en sevdiği anlardan biri değil midir? Etek açılır döner durursunuz. Başınız döner. Sonra benden yaşça büyük biri geliyor ve taciz ediyor. Ondan sonra etek giymekten ve bacaklarımdan nefret ediyorum. Ama bugün bacaklarım artık çirkin gelmiyor. Onları da tekrar seviyorum.

Her hatırlama ve anlamlandırma bir özgürleşme aynı zamanda. Şu an içimdeki çocuğun da her çocuk kadar değerli olduğunu fark edebiliyor, onun için destek isteyebiliyorum. Dilimin tutulduğunu anladığımdan beri daha akıcı konuşabiliyorum. Bana arkadan yaklaşıldığını anladığımdan beri sırtımı insanlara dönmekten korkmuyorum, “Senin için kimse bir şey yapmaz” sözünün bana ait olmadığını anladığımdan beridir insanlardan destek alabiliyorum. “Sana kimse inanmaz” sözünün sahibini bulduğumdan beri sözüme en çok ben güveniyorum. Ve en çok benzeri yaşantısı olanları sezip onlara sarılabiliyorum.

Kolay mı? Hiç değil. Kaç kez tökezledi ayağım. Her eve dönüşüm sanki o günlerden biri gibiydi ve zihnim ölüm aradı. Dostlarım ve küçük kedi dostlarım olmasaydı belki de hayatta değildim. Ama buradayım. Burada olduğum için konuşmak borcum. Bu ortak hikaye, faillerin egemen olduğu bu düzende onlar susup biz yüksek sesle konuşana kadar bu benim borcu

Aile meselesine ise iki çift söz edeyim. Ailem anlamamıştı. En zorlandığım nokta oldu hatta. Ancak şu an paylaşıp sarılabiliyorum onlara. Hatta birlikte iyileşmek için kırmızı ayakkabıları babamdan istiyorum. Anlamaya gelince; her seferinde sapık denilen bu failler çocukları susturmak veya iz bırakmamak konusunda ne yapmaları gerektiği konusunda uzmanlar. Bu yüzden de sapık yahut pedofili değiller ya zaten. Ne yaptıklarının gayet bilincinde kişiler. Benim görünür yaralarım yoktu ama tabii ki benim çocukluğum karabasanlarla ve korkulu rüyalarla geçti. Tabii ki annemi babamı göremediğimde başıma bir şey gelecek diye çok korktum ve onların yanından ayrılmayı hiç istemedim. Özetle ilgisiz anne babalar veya sapıklar aramayın bu istismar hikayelerinde.

Bir nokta daha; cinsel istismar üzerine hazırlanan kimi çocuk kitaplarında ve broşürlerde “mahremiyet eğitimi” olarak yer alan öneride karşı çıktığım epey nokta var. Bu broşürlerin bazıları istismarla mücadelede yetişkin sorumluluğunu vurgulamaktan ziyade çocuk sorumluymuş algısı yaratabiliyor. Sanki çocuğa gerekli bilgi verilirse sorun ortadan kalkarmış gibi yanlış bir algı! Oysa istismarla mücadelede sorumluluk yetişkinlerdedir. Bir çocuk arzu nesnesi olamaz. Olmamalıdır. Çocuğu arzu nesnesi haline getiren zihniyet patolojiktir. Bu zihniyetle mücadele edilmelidir. Özel bölge eğitimi ve mahremiyet eğitimleri verilirken çocuk bedeninin bütünlüğü, özelliği, o sınırların herkese karşı korunması gerektiği atlanmamalı. Çünkü insan bedeninin her yeri özeldir. Beden içinde bir hiyerarşi yaratmak çocuğun yaşadığı istismarı tanımlamasını zorlaştırabilir. Zira hiç temas olmaksızın veya cinsel bölgeler dahil edilmeden de istismar gerçekleşebilir. Eğer çocuk bu açıdan korunmak isteniyorsa birincil ebeveynler de çocuğun beden sınırlarına saygı duymalı.

Yani;

Çocuklarınıza yakın olun;
Korkularına inanın,
Sözlerine güvenin,
Değişimlerini takip edin,
Bolca sarılın, sevgi iyileştirir ama onlar izin verdikleri sürece tabii ki,
Sınırlarına öncelikle siz saygı duyun, istemediklerinde öpmeyin, sarılmayın.

Her yara iyileşir yeter ki birbirimizi sarabilelim…

Beden Konuşmaya Başladığında

Travmatik yaşantının bilinç dışında nasıl kaydolduğunu terapistim şöyle tanımlamıştı:
“Kolunun kesildiğini ve bir çekmeceye konduğunu düşün. Hatırlamak çekmeceyi açmak gibidir. Kolu alır canlı canlı dikmeye, oradaki anıyı işlemeye başlarsın. Bu kolun canlı canlı dikilmesi gibidir. Yorar ve canını acıtır.”
Tam olarak böyleydi. Hatırlama süreci alabildiğine yorucu ve hırpalayıcıydı. Bazen yerimden kalkamayacak, işe gidemeyecek kadar bitkin hissettiğim oldu. Bazen hayata dair 30 yıllık bilgim yok olmuş küçük bir çocukmuşum gibi hissettim. Bazense hayat bir bütün olarak zorladı beni. Bu sebeple böyle bir süreçten geçerken yalnız kalmamak, çeperimizde destek alabileceğimizin dostların varlığı çok önemli.

Cinsel istismara dair ilk emaraler, bende baş dönmesi ve denge kaybıyla ortaya çıktı. Ancak bunun cinsel istismar ile bağını kurmam tam 1 yıllık bir terapi sürecini aldı. Öncesinde ise ergenlikle birlikte, şiddetli regl ağrısı, bayılma ve ardından kusma şeklinde yaşadım her regl dönemini. Bu bağı keşfettiğimden beri regl ağrısı yaşamıyorum. Geçmeyen ve biyolojik nedeni olmayan sistit ağrılarımın ise travmatik bir sebebe işaret ettiğini şimdi anlayabiliyorum.

İşin ironik kısmı ben hep kendimi kırılgan ve sık hastalanan bir insan zannederdim. Ancak ağrıların ve acıların kökenini bulmak bu acıların geçmesini de birlikte getiriyor. Şimdi anlıyorum aslında ne kadar dirayetli ve güçlü olduğumu. Bir çok insanın da bu gücü içerisinde taşıdığını ve farketmediğini düşünüyorum.
İçinizdeki gücü bulabilmeniz dileğiyle.

Dayanışma iyileştirir.